Çekim tamam.
Çok da beceremem genelde ama bu defa fena olmadı sanki.
Masamı ilk kez bir fotoğraf karesi içinde görünce özelimi aşikâr edeceğim duygusuna kapıldım önce, ürperdim, sonra geçti bu ürperti; çalıştığın, okuduğun, yazdığın masayı paylaşman yazdıklarını paylaşmandan daha cüretkâr bir tavır değildir çünkü.
Görüldüğü üzere bilgisayar kapalı. Böyle olmasında yarar var. Açarsam masaüstündeki “HSD-Yazılar” dizinine tıklamadan edemem. İçimdekilere şöyle bir bakarım, tamamlanmayı bekleyen denemeler vardır. Denemene değer mi diye düşünürüm birkaç dakika. Kesinlikle değmez. O hâlde tıkla da gir hadi; çünkü değmeyecek, sonuç vermeyecek işlerle uğraşmakta üstüne yoktur senin, derim kendime. Hayat boyu bunu yapmadın mı zaten? Fakat şimdi hazır değilim. Neyse ki hâlihazırda kapalı durumda makine. Şu sıralar açmaya da niyetim yok açıkçası. Açma! Açma! Açma! Bastırıyor iç sesim. Ama biliyorum; birazdan o iç sesin sesini keseceğim, savaşı kaybedeceğim ve “Masadakiler”e konuk olmak için açacağım bilgisayarı.
Evet, burası masam. Dünyaya buradan sesleniyorum. Ama dünyanın pek de umurunda olmuyor bu ya da ben öyle sanıyorum. Kanılarımı sanılarım mı yönetiyor? Tam olarak kestiremiyorum. Oysa masam bir şeyleri sezme alanımdır. Ya masam da olmasa? Düşünüyorum: Masam “olmasa da olur” bir şey midir? Soruyorum: Masam benim içim “neyse ne” bir nesne midir? Düşünmeye devam: Masam yok oldu diyelim ya da hiç var olmadı. Kelimenin tam anlamıyla yanardım. Öyleyse niçin gizleyeyim ki: Olmasan olmazdım ey masam! Abarttım mı? Eh, biraz. Çünkü sen olmasan ben yine olabilirdim elbet. Ama şurası kesin ki ben “ben” olamazdım, “var” olamazdım, “özne” olamazdım sen olmasan. Zira hayatta olmak, var olmaya yetmiyor. Yaşıyor olmak da özne olabilmek anlamına gelmiyor. İşte masam, kendimi gönlümce özneleştirebildiğim bir yaratım sahası olduğu için önemlimdir benim. Evet, masaya oturmak, yaratmak cesaretine kavuşmaktır: kendi kendini var edebilmek cesaretine.
Masam, benim özneliğim. Özne ne şahane sözcük! Soruyor çünkü: Öz ne? Üvey ne? Asıl ne? Masal ne? Ve hatta “ne” ne? Böylelikle varlığın kökenini merak etmeye yöneltiyor insanı. Masam, benim kendi köklerini arayan kendimle yola çıkabildiğim yerdir. Kendime yaklaşırım masam sayesinde. Kendime başka yerde yaklaşamayacağımı kesinkes biliyorum, yani “özne” olabilen kendime. Fakat masama kurulunca öz kendimle buluşacağıma dair güçlü bir umut doğuyor içimde, ilginç bir biçimde. Zaten insan “öz ne”liğini anlayabilmek için, kendine yaklaşabilmek için, kendine rastlayabilmek için, kendine yetişebilmek için, kendiyle savaşabilmek ve barışabilmek için, sonunda da mümkünse gerçek kendine erişebilmek için, kendine karışabilmek için oturmaz mı o masaya?
Başkalarını bilemem, ben masamda hep beni arıyorum.
Halit Selim DÖNMEZ




