Masadakiler, dediğinizde aklıma hemen şairin masası geldi. “Masa da masaymış ha” diyor ya. Benimkinin sırtlandıklarını düşünüyorum şu anda, bana mısın der mi taşıdıklarına? Yazmak için her zaman masa aradığım söylenemez. Koltuğun kenarı, otobüsün koltuğu da an gelip masaya dönüşüverir. Benim için hem en mahrem hem en aleni hallerimi yansıtıyor. Düşünsenize aklınızda dönen bir mesele var, illaki yazacaksın, diye dikte ediyor kendini. Oturacaksın o masaya, önüne koyacaksın defteri, kalemi ya da bilgisayarı ve başlayacaksın yazmaya. Kimseye okutmayacaksın önce. Sonra bitecek ve herkesin okumasını isteyeceksin. Bu döngüde gidip geliyorum her seferinde.
Genellikle birkaç kitabı ve dergiyi aynı anda okumayı seviyorum. Olmazsa olmazımsa şiirler. Hayata yetişemediğimi ve kaybolduğumu düşündüğüm zamanlarda şiire sığınıyorum. Bu aralar Hilmi Yavuz’un “Büyü’sün, Yaz”ına sarıldım yine ve yeniden. Nihan Eren’in “Kör Pencerede Uyuyan” adlı öykü kitabı var en üstte. Döne dolaşa, bayıla bayıla okuyorum. Üsluba ve kurguya, sıradanı ele alışındaki ustalığa hayran kaldım. Bir de Ekin Kadir Selçuk’un “Geç Kaldığımız Her Şey Gibi” adlı romanını okumaya başladım. “Sözcükler dile dökülemediğinde, en iyisi yazmak.” demiş romanın başında. Konuşamamanın yazmaya dönüştüğü yerlerde buluşuyoruz. Boğazımıza, karnımıza, kafamıza oturan dile getiremeyiş halinde kalemden medet umuyoruz. İyi de oluyor.
Masamda şimdi Simba da var, onun olmadığı yerlerde Suşi ya da Fıstık da olabiliyor. Kalemi, bilgisayarın köşesini ısırmaya çalışırlar, kalkar bir nefeslenirim sayelerinde. Olmazsa olmazlarım kendileri.
Bir öykü üzerine çalışıyorum bugünlerde, uzun zamandır o hikâyenin peşindeyim ve hiçbir üslubu bu hikâyeye yakıştıramıyorum. Olmaz, diyorum; daha iyisini hak ediyor. Sil baştan başlıyorum. Karakter belli, olay örgüsü belli ama anlatımı nasıl olmalı konusunda kararsızlıklarım var. Elbette sevdiğim sularda yüzeceğim yine. Hikâye için dil estetiğini, dilin imkanlarını bir köşeye atmayacağım. Omuz omuza verdiklerinde başardıklarına şapka çıkartırım hep. Şimdi, bu öyküye başladığımdan çok farklı yerdeyim. Yürüdüğüm yolda başımdan ve gönlümden geçenlerle, şahit olduklarımla, ülkede ve dünyada yaşananlarla son halini alacak. Benim için yazmak güzel bir yolda oluş hali, girmeye korktuğum sokaklardan ellerim dolu dönüyorum onun sayesinde. Bu süreçte de böyle olacağına inancım sonsuz. O nedenle yazma süresinin uzamasından haz almayı öğreniyorum.
Masamın, masa olarak adlandırdığım/sembolleştirdiğim yerin, ifade ettiği duygu çeşitlilik gösteriyor. Mesela çok tekil gibi görünen ama birden çoğullaştığım bir alan olabiliyor. Karakterlerin sevinciyle, yasıyla bambaşka bir ruh halini yaşayabiliyorum. Eksiklik ve yarım kalmışlığı hatırlattığı da oluyor, mükemmeli aramaya çabalarken eksiklerle mutlu ediyor zaman zaman. Onay ihtiyacı hissettiğimde beni destekleyen bir mekâna dönüştüğüne de şahitlik ediyorum. Cümleyi, kelimeyi yerleştiremediğimde, günlük yaşam kavgasında kızgınlıklarımı ve kırgınlıklarımı söyleyemediğimde bir savaş alanına dönüşüyor. Göğüs göğüse çarpışıyorum, nadiren kazanıyorum galibiyet anlayışım o gün neye hizmet ediyorsa. Yapmak istediğimi yapamadığımda hayal kırıklığına uğradığım bir alan oluyor. Neyse, diyorum. İçinden yandığında dışarıdan parlıyorsundur belki. Her seferinde kül olduğun yerde bir Anka ortaya çıkacaktır, olamaz mı?
Masamla yok olup yeniden başlamanın keyfine vardığım günlerdeyim. Uzun süredir alıcı gözüyle bakmamışım, içimi dökme fırsatını verdiğiniz için teşekkür ederim.
Demet EKER




