Hümeyra Yargıcı, Zümrüt Karabudak’la Söyleşti

ÖZNE EDEBİYAT SÖYLEŞİLERİ

-Zümrüt Hanım merhabalar, Özneedebiyat’a hoş geldiniz.

Merhabalar, hoş bulduk.

-İlk sorumu bir dizenizle kurayım: “Körler ülkesinde siyahı tanrı bilen” ler arasında şairin konumu nedir sizce?

Şair konumu gereği şüphecidir okurun da şüpheci olmasını ister. Çoğunluğun hemen kabullendiği, sorgulamadan itaat ettiği meselelerde bir soru işareti olarak, acaba burada aksi düşünülebilir mi, diyerek okura farklı görme biçimlerini işaret eder.  Zordur şairin işi. Körler ülkesinde siyahı tanrı bilen bir güruhun farklı görme biçimlerini deneyimlemesi için dıştan ve içten aynı mukavemette olmasa da bir itki gerekir. Yani şair kadar okurun da içinde bulunduğu kozayı yırtması için değişim ve dönüşümü istemesi gerekir. Bu yüzden şairler taşıdıkları duyarlılık gereği ve sorgulama yetenekleri ile paratonerler gibi toplumun yaşayacağı yıkımı önceden hisseder, şiddeti üzerlerine çekerler ve aksiyon alarak tehlikelerden haber verirler. Şiir burada haber verme özelliği ile şairin en büyük eylemidir. Dizenin geçtiği “Kırmızı Kart” şiirine gelecek olursak şair aynı zamanda zulme sessiz kalmayandır. Her zaman kırmızı kartın kendisine gösterildiği bir futbolcunun hakemin yanlış müdahalesi karşısında sessiz kalmayarak hakeme “Kırmızı Kart” göstermesi de şairane bir tavırdır.

-Kitabınızın adı “Rüya Misafirleri” ve şiir toplamınızda “rüya” imgesi oldukça yer tutuyor. “rüyalarımızdan ulaklık silinmesin istiyorduk.” derken “sahte rüyalarla, ilaç tanrılarıyla” vedalaşmak poetik bir direniş midir? Yaklaşımınız Ursula K. Le Guin’in rüyayı kolektif bir iyileşme alanı olarak görme biçimi ile örtüşüyor gibi geldi, ne dersiniz?

Şiir yazarken rüyalarımdan etkilendiğimi saklayamam. Rüyalarımı iyi haber taşıyan, sahte haber taşıyan rüyalar olarak ayırmaya çalışırım. Kadim öğretiler gereği her rüyanın anlatılmaması gerektiğine inanırım. O yüzden rüyalara “ulak” ismini verdim. Ursula Guin’in rüyaların gerçekliği etkileyen yanıyla ilgilenmesi benim hayatımda hep yaşadığım bir şeye temas ediyor. Bir dönem her sabah rüyalarımın anlamını araştırır oradaki bir imgeden şiirler kurardım. Ve bu uğraş benim gerçek hayattan uzaklaştığımı fark etmemle ve sınır koymamla azaldı. Kitabın adını taşıyan “Rüya Misafirleri” dışında “Rüya Tamiri” başlıklı bir şiir daha var mesela. Her ne kadar bilinçli bir şekilde kullanmasam da kitaptaki rüya imgeleri yani rüya misafirleri Jung’un söylediği “gölge yanlarımızla yüzleşme” boyutuna örnek verilebilir. Bu nedenle Guin ve Jung benzer ve farklı bakış açılarıyla şiirime her zaman destek olmuşlardır.

-“eksik kaburgayı hep Havva’dan bildiniz/ yeryüzü Adem’in cehennemidir”, diyorsunuz. Birhan Keskin’in “Bana vaat ettiğiniz cennet değil/ Bu toprağın sızlayan kemiğidir bildiğim” dizelerini hatırladım. Modern dünyanın estetik kaygılarına, tüketim ve suç toplumuna, kapitalist mekanizmalara ve politik yozlaşmalara “benimle cenk et, yenileceğim” diye itiraz etmek, “adaletin çarkına bir diş” istemek şiirin payına düştüğünde Duff’nin “Tarihi onlar yazdı, günahı bize kestiler.” tespitiyle eşleşiyor mu? Tarihin ağır yükü şiire de yenilgiyi kefen olarak örmeyi mi bırakıyor?

“Eksik Kaburga” benim ilk yayımlanan şiirlerimden. Bu şiirlerde duyarlılık, buluş, şair tavrı olarak öne çıkıyor. Söylediklerinize katılmakla birlikte biraz daha kadınların taşıdığı yüke vurgu yapmak istemiştim sanırım. Biliyorsunuz her konuda olduğu gibi tarihin yükünü de en çok kadınlar taşıyor. Eksik kaburga imgesi kadınların erkeklerden daha aşağı bir konumda görülmesine karşı verilen bir tepki olarak değerlendirilmeli. Bu bakış açısıyla yazılmış, ilk dizede Havva’nın mağduriyetine değinirken feminizme kaymadan ikinci dizede Adem’i anabilen eşitlik vurgusu yapmaya odaklanmış bir şiir.

– “annem yanımda olsa anne olacağım gün”, “ilahi bir el vermiştin anneme”, “annem beni üstün tutuyor on bir yıldızdan” gibi mısralarınız; varoluşsal soğukluk karşısında yapay takvimlerin ötesinde annenin temsil ettiği o ilk bölünmemiş huzur ânına duyulan, Tanpınar’ın “ mavi, masmavi bir ışık ortasında yüzmekteyim” cümlesindeki kök- özlemi mi imliyor? Türk edebiyatında anne imgesinin erkek şairlerden farklı olarak kadın şairlerde hem sığınma hem de ayrışma eğilimi taşıyan çok daha girift bir boyutta olduğunu düşünüyorum. Sizin “annemi aramadım bu yüzden mi kötüyüm” dizenizle birlikte ele alırsak, buna katılır mısınız?

Elbette. Ben çocuk yaşta ailesinden ayrılan, annesinden uzak bir şehirde okumaya başlayan yatılı öğrencilerdenim. Hayatım annemi, babamı, kardeşlerimi özlemekle geçti. Fakat şiirlerimdeki anne arketipi varlığını hep daha fazla hissettirmiştir.  Yanında olsa bile bir çocuk için “anne” özlemekten başka neyi imler? Bu özlem bezm-i eleste kadar uzanır. Hele bir de şairsen.

-“Feride” şiirinizde “biz Feride’yle aynı dizeye tutunmuştuk bir kere/ aynı dizeye tutulmanın suçlusuyduk” diyorsunuz. Aynı dizeye tutulmanın “suç” olduğu yer, zamanın sıradan kullanımının dışında başka boyutları kucaklamak mıdır, zamanın sıradan kullanımına itiraz mıdır?

Kitapta Feride gibi kadın isimlerinden yapılmış bir de Şükûfe şiiri var. İki şiirin farklı yanları olduğu gibi ortak yönleri de çok. Bu şiirler çok sorulduğu için açıklama gereği duyuyorum. Tamamen bilinçli çalışmalar değil fakat yine Jung’a değineceğim. Bir kadın şairin kadın figürü üzerinden yazdığı bu karakter örgüsüne dayanan modeller şairin kendisiyle yani gölge karakterleriyle, annesiyle ya da diğer kadınlarla olan ilişkiler yumağının bilinç dışı yansımasının temsil biçimi olabilir. En basit örneğiyle kurgusal bir dize olan o bölümde arkadaşıyla aynı kişiye âşık olmak baskın karakter için hırs alanı oluştururken hassas ruhlu biri için pekâlâ suçluluk hissi yaratabilir. Zamanın boyutları üzerinde fazla düşündüğüm bir dönem değildi bu şiiri yazdığım zamanlar. Henüz “Dark” dizisini izlememiştim ve Gospodinov,  “Zaman Sığınağı” romanını çıkartmamıştı.

-“yanmış kız çocukları”, “Bosna’nın rahmini kurtlandırırken ağlayan” kadınlar, “hiçbir savaşta tarafsız olmayan yanımız”ın “entarisinin döşünden yırtılması” ifadelerinin yer aldığı şiirleriniz savaşlarda aşağılanan, tecavüze uğrayan, saçları budanan; kimliksizleştirilen kadınların mirasını çağrıştırırken bedenin de bir iktidar alanına dönüştüğü düzlemde bu tarihsel kadınlık yaralarını siz kendi şiirinizde kolektif hafıza içinde nereye oturtuyorsunuz?

“Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar/ Bütün kara parçalarında Afrika dâhil” diyor ya şair, onun kadar umutsuzum. Kendimi bu konuda yel değirmenleriyle savaşan Don Kişot’a benzetiyorum. On yıldır şiir yazıyorum. O büyük şairler onlarca yıldır yazıyor. Tarihe tanıklık ediyoruz kayıt düşüyoruz ama yetkililer ve sorumlular hiçbir zulmü kınamaktan öteye geçemiyor maalesef.

– Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Değindiğiniz noktalar çok önemli, sorular çok güzel. Kitabımın böylesine anlamlı bir karşılık bulması beni çok mutlu etti. Çok teşekkür ederim.

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir