MASADAKİLER: EYLEM ATA

Özne Edebiyat’ın sevecen ekibine ilgilerinden ötürü teşekkür ederim. “Masadakiler” köşesine davet etmek için yolladıkları çağrı metninden “samimi bir atmosfer” beklediklerini anladım. Samimiyetle masamdakileri paylaşıyorum. 

2016 yılında ilk kitabım Boşlukta Büyüyen yayımlandıktan sonra uzun bir öyküye başlamıştım. Uzun öykü giderek novella halini aldı. Anlatacaklarım o kadar çoktu ki baktım metin novella da değil romana yürüyor. Dokuz yıldır masamda… Yazılan her şey sırf yazıldığı için kıymetli olmaz.  Son iki yıldır hacmi gözüme fazla görünüyor.  Galiba anlatmaya ihtiyacım varmış ve yazdıkça yazmışım. Şu aralar yazdıklarımı ayıklıyor, bölümlerden kimilerini eliyorum. Yayımlanması için acelem yok. Nasıl olsa roman yazıp öykü kitapları yayımlamaya alıştım. Önümüzdeki kışı romanı sadeleştirerek ve estetik formuna odaklanarak geçireceğim.

Genellikle kuram ve kurmaca karışık okurum. Jung’ın Arketipler ve Kolektif Bilinç Dışı kitabı bu ara elimde dolaşıyor. Kızım kendisi için almıştı. Ben de daha önce okumadığım için hayıflanıp başladım. İlkin daha önce okumamam iyi olmuş diye düşündüm. Kanımca yazarların kendi yazma deneyimiyle ve bilinç dışı süreçlerinde keşfetmeleri gerekenleri anlatıyor. Mesela Jung böyle belirlemiş bunun üstüne bir öykü inşa edeyim diyerek harekete geçmek elimizdeki işi mahveder. Sonra, okudukça iyi ki bunu okuyorum diye düşündüm. Kendi metinlerimdeki kolektif bilinç dışı izleri fark ettim ve bu beni gerçekten hem şaşırttı hem içimi kabarttı.

Kurmaca olarak çağdaşım kadın yazarlardan bir roman ve iki öykü kitabı okudum.

Çilem Dilber’in İki Bıçağı Birbirine’si; roman Melih ve Çiğdem’in babalarının ölümünün ardından buldukları günlüğün etrafında gelişiyor. Defter bir çeşit gömü sayılabilir. Bildiğimiz üzere babaların gömüleri genellikle güzel kokmaz. İki kardeş defteri okudukça sırlar açığa çıkar. Babalarını gerçekten tanımadıklarını anlarlar. Aynı zaman da kendi içlerine doğru yola çıkarlar. Bu arada babalarından kalan evdeki eşyaların boşaltılması, temizliği ve yenilenmesi karakterlerin ruhsal edimleriyle paralel akar. Alegorik bir anlam kazanır. Ev hızla şekil değiştirirken karakterler de hızla geçmişlerini yeniden yapılandırır. Minos’un labirentine sıkışmış, kapana kısılmış gibi hissederler ve ara sıra Minotor’a dönüştükleri zannına kapılırlar.  

Çilem Dilber’in öykü kitabı Kuyruklu Yalan yayımlandığında onu da okumuş ve sevmiştim. Doğrusu çağdaşlarım arasında üslubunu ve kurmaca kurma biçimini kendime yakın bulduğum bir yazar. 

Romanını okurken keşke biraz daha katmanlı bir inşa olsaydı diye düşündüm. Mesela ev hızla değil yavaş yavaş şekil değiştirseydi ve biz okurken karakterlerin kriz anlarını daha yakından görebilseydik. Değişim yaylarını sayfalarca okuyarak takip etseydik. Minos ve Minotor romana daha verimli yayılabilseydi. 

Nurhan Suerdem’in Herkes Kendi Kendine’si; insanların hayatla bağ kurma biçimlerine bakış atan bir öykü kitabı. Bu insanlardan bazıları toplumsal çalkantılardan nasibini almış, eşleri cezaevinde ya da yazdıkları yazılar nedeniyle haklarında dava açılmış kişiler. Kitabın baskın izleği yalnızlık. Belki de yalnız bırakılmışlık. Kargayla dahi arkadaş olacak denli… Sadece insana dair bir yalnızlık değil kimi zaman evlerin yalnızlığını ve yakınmalarını da içeriyor. Kitaptan çıkarsadığıma göre Suerdem’in dışa bakışı, etrafını algılayışı ve gözlem gücü yüksek. Karşılaşma adlı öyküden minik bir örnek; “İçeride birkaç erkenciden kimi çay içip gazetesini okuyor, kiminin parmağı telefonunun klavyesinde geziniyordu. Bir adamla bir kadın koyu sohbete dalmışlardı. Kadın kahvesinden son yudumu aldıktan sonra fal kapattı. Adamın gülümseyerek söylediklerine omuz silkti. Sera gibi yapılan bahçede tepeden ısıtan elektrikli sobanın altında üç kişi baca gibi tütüyordu.”

Gözlem ve dışa bakış iyi bir öykücüde olması beklenen özelliklerden. Suerdem’in “Kum Gibi” öyküsündeki karakter de bunun farkında çünkü Marmaray’a biniyor ve kadınları çocukları gözlüyor. Gördüklerini not alıyor hatta defterinde yazacak yer kalmadığı için kitabın arkasındaki boş sayfayı kullanıyor. 

Suerdem’in Maruzatım Var ve Duyuyor Musun adlı öykü kitaplarını da yayımlandıkları seneler ilgiyle okumuştum. Diğer iki kitaptan beri giderek imzasının belirginleştiği görülüyor. Adını görmeden okusam bile bu öykü Nurhan’ın öyküsüdür, diyebilirim. Herkes Kendi Kendine’yi okuyup kitabı kapattığımda keşke bir parça daha içe bakış, psikolojik derinlik yakalanabilseydi diye düşündüm. Yine de, bilemiyorum, belki de anlatının izin verdiği, öykü atmosferinin doğası gereği, olması gereken bu kadardı.

Gülhan Tuba Çelik’in öykü kitabı Dünyadan Son Gidişimiz; yerli edebiyatta, yakın zamanda yayımlanmış kitaplar arasında ilk kez bu denli libidosu yüksek metinler okudum. İyi de oldu, iyi ki okudum. Kadın cinselliği yokmuş gibi davranmamın ne alemi var! 

Çelik’in karakterleri kimi zaman kaçış olarak atıldıkları ya da bir şekilde denk geldikleri aşk maceralarından çoğunlukla duygusal beslenme yaşamadan ayrılıyorlar ve bunu dert etmiyorlar. Kimi zaman duygusal olarak hazır bulundukları ilişkiye-kişiye ise sınıfsal nedenlerle erişemiyorlar. Öyküler biraz anlatmacı bir üsluba dayansa da çağdaş dünyayı iyi aynalayan sosyolojik bakış var. Yan karakterlerin hikayeleri ana hikâyenin içine yerleşirken bütünlük sarsılmıyor. Bazı cümleler tınısı, çağrışımı ve kristal yapısıyla kulağıma hoş geldi. Mesela “Bir aksilik çıkarsa ritim bozukluğundan panik atağa doğru mahvolur.” “Şimdi burada olsa gelin kızı kesmekten, zaten pek memnun görünmeyen kayınvalide hanıma başka türlü ürpertiler yaşatırdı.” Dünyadan Son Gidişimiz, Çelik’in okuduğum ilk kitabı. Daha önce neler yazmış bir bakacağım.

 

EYLEM ATA

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir