"Enter"a basıp içeriğe geçin

MASADAKİLER: BAHTİYAR GÜL

Onlara söylemeliyim aynı zamanda söylememeliyim de. Yazarın genelde çalıştığı zaman ve mekân kamusal olmadığı, ortada görünmediği için bir giz taşır. Yazma hali meydanda olmayan bir durumdur. Masa her ne kadar evin bir parçası olsa da nihayetinde yazarın yalnız olduğu, söyleyecek sözü varsa da yoksa da beyaz sayfayla baş başa kaldığı yerdir. Ben hikâyeyi biraz zihninde taşıyanlardanım. O yüzden yazma sürecini çoğu kez ertelerim. Bütün vaktimi masada oturarak geçirmek bana pek uymaz. Oturur kalkar, girer çıkar, izleğin oluşmasını beklerim. Yazmanın gelip çatması beni ancak masaya oturtur. Bu karşılaşma anını önemserim. Diğer şeylere karşı başvurduğum sessizlik, masadaki bu karşılaşmadır benim için.

Masamda en çok yer kaplayan, üst üste konulan öykü kitaplarıdır. Öykü kişisiyle tanışmak, öykünün çelişkisini oluşturacak kişiyle de tanışmak demektir.  Hiç olmazsa günde bir öykü okuyup bu çelişkiyi masaya taşımaya gayret ederim. Bazı anların sadece öyküyle anlatılabileceğine inananlardanım. Bu yüzden öyküyle bir tarafım hep meşgul olur. Bu meşguliyet kurmacanın oyun tarafını bende canlı tutar. Bu sene en çok masamda dönüp dolaşan öykü kitabı Ralf Rothmann’dan “Deniz Kenarındaki Geyikler” oldu. Öykülerin aydınlanma anlarını çok sevdim. Kitaba ismini veren öykünün sonunda, dizlerine kadar kara batmış bir kadın var, terasta nehrin kenarındaki geyiklere bakıyor. Geyikleri daha öce görüp görmediği bir muamma ve öykünün katmanlı tarafı da burası. Kürkleri kahverengiden ziyade griydi, kuyruklarının altı beyaz, burunlarıysa simsiyah parlıyordu ve bir tanesi göğe bakar gibi başını geriye attığında ağzından buharın yükseldiğini görür gibi oldum. Gözlerimi kapattım. “Geyikler mi, dedim?” ve yutkunmak zorunda kaldım. Rüzgârın tadı tuzluydu. “Deniz kenarında geyikler mi?” Bu öyküde kadının kiralık olarak bakmaya gittiği ev aslında kendi evi. Ayrıldığı, çıkmaz zorunda kaldığı ev. Bu durumu hangi cümleden itibaren sezmeye başladığımı birçok kez bulmaya çalıştım. Bu öyküyü ve “Sivri Ayakkabılar” öykülerini tekraren okudum.

Masa biraz da aramak, yaşamın tatsız yanlarını görmek, bunları çekinmeden ortaya dökmek, iyi bir metin çıkarabilecek miyim, diye denemektir. Bu aralar uzun yazmanın sıkıntısını yaşıyorum. İkinci öykü kitabımdan sonra daha uzun metinlere niyetlendim. Gün boyu taşıdığım hikâyeleri, aldığım notları masada bileyip kusursuzlaştırmaya çalışıyorum. Bu beni zorladıkça okumaya yelteniyorum.  Yazmak istediğiniz tür okumalarınızı da yönlendiriyor. Dolayısıyla novella ve roman okumaya da daha fazla vakit ayırıyorum. Son zamanlarda okuduğum Brezilyalı Itamar Vieira Junior’un “Eğri Saban” romanı uzun süre masamda durdu. Brezilyalılar bize benziyorlar, toprakla olan ilişkileri, anlatıları… Itamar’ın  ilk bölümün sonuna kadar dilini kesen kardeşin kim olduğunu söylemeden hikâyeyi ilerletmesi, kurgu bakımından muazzamdı. Bir metni bitirir bitirmez nasıl düzeltmeye başlamayıp biraz dinlenmesine izin verirsek, sevdiğim bir kitabın da masamda kalmasına müsaade ederim. Bazı bölümleri tekrar açıp okurum. Eğri Saban’ın sonundaki şiirsel bölümler de birkaç defa kendini okuttu.

Dergiler de masamın hep bir yanında olur. Bir aydır masamdan kalkmayan bir dergi var, “ÖyküR” Yeni kitabı çıkan bir yazar gibi arada elime alıp karıştırıyorum, çantamda taşıyorum. Hep bir dergi çıkartmak, bir derginin atölyesinde bulunmak istemişimdir. Dergilerin her ne kadar batmak için çıktığı tekrar edilse de dergi mutfağında bulunmak birçok yazar gibi benim için de heyecan verici. Umarım ÖyküR’ ün yolu uzun olur.   Gülhan Tuba Çelik’in dediği gibi, “Edebiyat diye bir şey hiç olmasaydı bile biz seninle birbirimizi bulur, iyi arkadaş olurduk.” Hayatımızdaki evrelerin nerde başlayıp nerde biteceğini tam olarak kestiremiyoruz. Edebiyat da biraz öyle. 

Özne Edebiyat’a ilgisi ve nazik daveti için teşekkür ederim.

Bahtiyar GÜL

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir