MASADAKİLER: HUBAN SEDA ARAS

Masamda şu an Hagop Mıntzuri kitabı, görselde yer almayan bir defter ve kalem, yarım bırakılmış cümleler  ve ne zaman ısındığını anlayamadığım içeceğim var. Masamın genellikle bir düzeni olmaz. Sabit masa fikrini  de sabit durmayı da sevmiyorum. Bugün bahçeye taşındığım görsel sizleri yanıltmasın. Zihnimi, defterimi  yahut bilgisayarımı götürebildiğim her yer benim için yazma alanı. Bu mutfak tezgahı, bir ağacın altı,  yürürken gördüğüm, bende bir şeyleri tetikleyen kaldırım kenarı bile olabilir. Dolayısıyla benim ritüelim şu  diyebileceğim herhangi bir şeyim yok. Zihnimin çalışma biçimi de yeterince dağınık olduğu için masa olarak  kabul edebileceğim yerlerin dağınık olmasını seviyorum. Çünkü her dağınıklığın kendine ait bir hafızası  olduğunu ya da o an masada duran, görebildiğim ufacık bir detayın metnime yerleşebileceğinin de  farkındayım. Üstelik o dağınıklık soğanın doğranmasına, o yemeğin pişmesine, çamaşırların katlanmasına,  gelen aramalara cevap vermeye ve aynı zamanda kelimelere dönüşüyor.  

Şu sıralar Yük Edebiyat’ta yer alan Ahde Seda köşem için Hagop Mıntzuri anlatısı peşinden gidiyorum.  Üzerinde düşündüğüm yarım bir cümleye, yeri değişmesi gereken bir paragrafa dokunuyorum. Metnin kendi  içinde kelimelerle ne kadar oynarsam oynayayım o yarım cümlenin asıl mesele olmadığını, asıl meselenin  benim ona yaklaşma biçimim olduğunun da bilincindeyim. Bakış açımı değiştirdiğim zaman metnin iskeleti  tamamlanmış, yazı sağlam bir fikre oturmuş oluyor. Sonrası kelimelerin dansı…  

Ekran benim için biraz sığınak, biraz kavga alanı. Dünyadan kaçmak ya da dünyaya bir şey bırakabilmek için  oturduğum bu yerde aslında herkes gibi kendimden kaçamadığımı fark ediyorum. Dakikaların saatlere  dönüştüğünü bazen yazamadığım o tek kelime ile fark ediyorum. Yine de kitapların, kelimelerin, defterlerin,  yarım kalmış cümlelerin arasında geçmiş, bugün, birikim birbirine karışıyor.  

Belki de bu yüzden herhangi bir yerde yazmayı daha çok seviyorum. Kirli bir tahta kaşığın, yumuşatıcı  kokusunun, hatta ütü buharının eşliğinde yapmaya çalıştığım şey sadece üretmek değil, unuttuğumu  sandığım, unutulduğunu düşündüğüm ve insanlara böyle birileri de geçti buradan demeye çalışmayı,  karşılarına çıkartmayı kıymetli buluyorum.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir