MASADAKİLER: SENEM GEZEROĞLU

Masam benim dünyamdır, zamanımdır, mekânımdır, sihirli küremdir. Neden böyle derin anlamlar yükledim, çünkü birçok yazımın, hatıramın, acımın, sanatımın yani ben yapan şeylerin yuvası oldu.  Yaşamın bir parçası değil çoğu zaman kendisi. Tabii burada bahsettiğim şey tek bir masa değil. Yıllarca şehirler değiştirdim, eşyalar değiştirdim, her yolculukta farklı bir masa bana eşlik etmiştir; ama temsil ettiği şey hiç değişmemiştir: O benim kendime ait odamın en önemli parçası. O masanın üstündeki kalemim, ayaklarını yere sağlam basıyor; bilgisayarımdaki yazılarım masanın ayağına kök salıyor, o an okuduğum ya da yakın zamanda okuyacağım kitaplar o masanın üzerinde heyecanla ve sabırla beni bekliyor. Bir köşede notlarım… Öbür köşede resim çalışmalarım. Sanki istediğim her şey aynı anda vücut buluyor bu masada. Ahşap çiçekleniyor. Kedim üzerinde geziniyor. Doğa canlanıyor. Tütsü yakıyorum çoğunlukla. Bazen mum. Mumun alevi, mekânın poetikasıyla birleşiyor. Bakışımla yeni bir dünya kuruluyor, bazen okudukça, bazen yazdıkça. Kum saatini bile bile yatay koyuyorum, sanki böylelikle zamanı durduruyorum. Sanki uzay dâhil her yerdeyim, istesem bir cümle kurarak o masanın başında ama o masanın dışında bir evren kurabilirim. Yine istesem masanın başındaki o andan kopup bir cümleyle geçmişe geleceğe ya da zamanın dışında bir yere gidebilirim. Sihirli kürem dediğim şey biraz da bu. Masanın başında o kalemi, o fırçayı, o bilgisayarı, o kitabı elime alınca artık bambaşka bir nesneye dönüşüyor o masa. Kendimden başka bir ben doğurmuşum gibi. 

Bu aralar masanın başına oturdum, yeni bir şeylere başlamak üzereyim. Benim için oldukça yoğun geçen son birkaç yıldan sonra sükûnetle kendimi dinliyorum. Söylem’e gelen makaleler, Eleştiriyorum’un hazırlıkları, yazdığım mektuplar ve tabii ki öğretmenlerin malum evrak işleri… Bir dosyadan diğerine atlamak, kalemden fırçaya, oradan kurşun kaleme, bazen mürekkebe sonra tuşlara geçmek… Tutunamamak mı yoksa özgürlük mü bilmiyorum ama bir iki metrelik masa bağlıyor beni hayata. 

Hayatımın çeşitli dönemlerini çiçeklere benzetirim. Papatyalar gibi saf zamanlarım oldu. Güller gibi alevlendim bazen, canlılığım vazoya sığmadı. Bazen orkide gibi gösterişli çiçekler açtım, sonra birden döküldüm, bir köşede öyle sap gibi kaldım.  Lilyuma da benzedim zaman zaman, bana bakmayı bilene dalımdan büyük çiçekler açtım ama yanlış bakıldığımda, çok sulandığımda mesela çok ağladığımda köküm çürüdü, içim çürüdü. Hep zor değil bazen de çok kolaydı her şey. Sevmek mesela. Durduk yere çiçekler açtım, kalanşo oldum, sardunya oldum, manolya oldum. Fesleğen oldum mesela, başım şefkatle okşanınca mis gibi gülümsedim hayata. Menekşeler, hanımelleri, yaseminler gibi göz önünde yaşadığım da oldu, kabuğuma çekilip çiğdem ve kardelen gibi uzaklara kaçtığım da. Bu ve benzeri dönemlerimi yansıtan çiçekler koydum masama. Bu sıralar kaktüs gibiyim. Masada görünen şeyler, gittikçe dikenleşen kaktüsler… Benim gibi. Kimse dokunmasın istiyorum, kimse ne su ne gübre versin, yaralarımı bile kimse ellemesin. Ben bir köşede durup seyredeyim hayatı. Yaşadıklarımın beni nasıl bir kaktüse çevirdiğini dikenlerime dokundukça bileyim. Dikenlerim bile dönüp dolaşıp bana batsın, sanat aksın parmaklarımdan. Kaktüsler de böyle çiçek açar. 

Şu sıralar ruh hâlim dingin, sakin. İnzivadayım. Mektuplar yazıyorum uzun uzun. Tütsünün dumanı zaman gibi akıyor, döne döne. Plak sesi geliyor arkadan. Kuşlu bir resim yapıyorum, dilimde Metin Altıok’tan dizeler: “Son kuşlarımdı bunlar, dedim telef olmasın/ Geçti artık göğsümde kuş barınmaz anladım” Boyalarla renklenmeye çalışıyorum ama sanki derinlerde bir yerde bütün masa kırmızı, bütün dikenler kırmızı, kan revan içinde bütün kalemler, tuşlar, harfler… Siyaha çalan o renk karışımında bir umut beyaz arıyorum. Yazıyorum.

 

Senem GEZEROĞLU

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir