Benden çalışma masamın fotoğrafını göndermemi istediğinizde önce biraz duraksadım. Çünkü itiraf etmem gerekir ki benim hiçbir zaman bir çalışma masam olmadı.
Belki de bunun nedeni biraz hayatın kendisi. Uzun yıllar küçük evlerde yaşadım, odalardan birini yalnızca çalışmaya ayırabilecek kadar geniş bir evim hiç olmadı. Ama asıl mesele bu da değil. Ben masada oturarak çalışmayı pek beceremiyorum. Uzun süre sırtımı dik tutup bir sandalyede oturmak, zamanla nautilus biçimini almaya başlayan sırtımla bedenimin anlaşabildiği bir çalışma biçimi değil. Yazarken sırtımı bir yere yaslamam, bilgisayarı dizlerimin üzerine almam ve mümkünse bulunduğum yerden dünyayla ilişkimi biraz kesmem gerekiyor. Hâl böyle olunca benim çalıştığım yer çoğu zaman sabit bir yer olmuyor. Bir koltuk, bir kanepe, yatağın kenarı, mutfak tezgâhı, bazen evin herhangi bir köşesi. Bilgisayar dizlerimin üzerinde, etrafımda kitaplar, bir de mutlaka kedilerden biri. Yani çalışma masam aslında biraz da kafamın içi. Borges’in “Cennet’i her zaman bir tür kütüphane olarak hayal etmişimdir,” cümlesini bu yüzden çok severim. Benim cennetim de galiba biraz kitapların arasında ama onların düzenli biçimde raflarda durduğu bir cennet değil. Daha çok birbirinin üzerine yığılmış, birinin arasından diğerinin çıktığı, bazı sayfaları açık kalmış, bir kitabın başka bir kitabı çağırdığı dağınık bir yer. Kitaplarım da aslında yerli yerinde duruyor. Hem de evimin bütün duvarları kitaplık olduğundan, resme özel bir ilgim olmasına rağmen güzel bir tablo asacak tek bir köşem bile yok.
Fotoğraftaki masa da aslında böyle bir yer.
Bu masa benim her gün oturup yazdığım masa değil. Biraz hile yaptım. “Masadakiler” köşesi için kendime bir çalışma masası kurdum. Üzerine bu aralar okuduğum kitapları, yeni yazacağım metinlerle ilgili araştırmaları, notları, çıktıları, aklımı kurcalayan şeyleri koydum. Aslında fotoğraftaki masa, fiziksel çalışma alanımdan çok, şu sıralar zihnimde dolaşan şeylerin bir fotoğrafı.
Bir bakıma masayı da yazdım.
Üstelik bu aralar zihnim hiç olmadığı kadar dağınık. Hastane koridorları, bekleyişler, MR sonuçları, tahliller, biyopsi sonuçlarını beklediğim günler de bir süredir masamın üzerinde duruyor. İnsan zihninin içine giren ağırlıkları masanın üzerinden kaldırmak o kadar kolay olmuyormuş. Bir süre okuduğunuz kitabın cümlesi tam yerine oturmuyor, yazdığınız paragraf da bir türlü istediğiniz gibi akmıyor.
Yine de yazıyorum. Mutlaka yazıyorum. Çünkü galiba yazarın asıl çalışma masası tam da burası. Dünyada olup bitenlerle zihnindekilerin birbirine karıştığı o saçma sapan yer. Bu arada yalnızca kendi metinlerimle de uğraşmıyorum. Söyleşi soruları hazırlıyorum. Yeni metinler okuyorum. Buluntu dergisinin yeni sayısı için dosyaları düzenliyor, gelen metinleri okuyup seçiyorum. Kendi yazacağım metinlerin araştırmalarını yaparken başka yazarların dünyalarına da giriyorum. Bazen bütün bunların birbirine karıştığı da oluyor. Zaten yazarlık biraz da böyle bir şey gibi.
E.L. Doctorow’un çok sevdiğim bir cümlesi var. “Planlamak yazmak değildir. Araştırmak, taslak çıkarmak, yaptığınız şey hakkında insanlarla konuşmak da yazmak değildir. Yazmak yazmaktır.” Bu cümle üzerine biraz düşünmek gerekiyor, katıldığım kadar karşı çıktığım bir tarafı da var. Çünkü benim için süreç, çoğu zaman yazmaya başlamadan çok önce başlıyor. Bir kitabı elime aldığımda, bir arşiv belgesine rastladığımda, hiç ilgisiz görünen bir kelimenin peşine düştüğümde ya da bir insanın söylediği bir cümle günlerce aklımdan çıkmadığında falan filan. Metin henüz ortada yok ama bir yerlerde filizlenmeye başlamış oluyor. Bazen bir hikâyenin ilk cümlesini yazmadan aylar önce onun dünyasında dolaşıyorum. Okuyorum. Araştırıyorum. Mekânı görmek için yolculuğa çıkıyorum. Not alıyorum. Başka kitaplara gidiyorum, oradan başka kitaplara. Bir konudan diğerine savrulup duruyorum işte. Sonra hiç beklemediğim bir anda, bütün bu dağınık parçaların arasında bir bağlantı beliriyor. Evreka! Yazmak biraz da o bağlantıyı fark etmek demek diye düşünüyorum. Thomas Mann’ın “Yazar, yazmanın diğer insanlardan daha zor olduğu kişidir,” sözünü de bu nedenle kendime yakın buluyorum. Yazmak dışarıdan bakıldığında oldukça basit bir eylem gibi görünüyor. Oturuyorsunuz ve kelimeleri yan yana koyuyorsunuz. Oysa insanın kendi zihniyle baş başa kalması, kelimelerin arkasındaki o görünmeyen dünyayı kurmaya çalışması hiç de sanıldığı kadar kolay olmuyor. Belki de bu yüzden gerçek bir çalışma masasına hiçbir zaman ihtiyaç duymadım. Çünkü masaya oturunca başlayan bir şey değil benim için yazmak. Bazen yürürken, yemek yaparken, gece uyumadan hemen önce, bazen de bir kitabın ortasında başlıyor. Bir cümle gelip zihnime yerleşiyor ve günlerce orada kalıyor. Ben başka şeyler yaparken o cümle kendi kendine çalışmaya devam ediyor. Sonra bir gün bilgisayarı dizlerimin üzerine alıyorum ve yazmaya başlıyorum. Tabii bütün bunlar olmazdan evvel defterler dolusu notlar almışımdır çoktan. Fotoğraftaki kedilerimse bu sürecin en önemli ve en müdahaleci eşlikçileri. Evimde altı kedim var. Bahçedekileri saymayı epey zaman önce bıraktım. Altısı da yazarlık konusunda farklı bir editoryal görüşe sahip. Kitapların üzerine yatıyorlar, kenarını köşesini kemiriyor ya da en azından iki diş izi bırakmış oluyorlar, bilgisayarın önüne geçiyorlar, tam önemli bir cümle yazarken klavyeye basıyorlar. Ekranda saçma sapan onlarca S harfini görünce gözlerim açılıyor. Masanın üzerinde ne kadar düzen kurarsam kurayım, birkaç dakika içinde bütün düzeni kendi estetik anlayışlarına göre yeniden düzenliyorlar. Bazen bilgisayarın önünde oturup “Buraya kadar yeter,” der gibi yüzüme bakıyor içlerinden en yaramazı Nohutunu. Kimi zaman da hiçbir şey yapmadan yanımda uyuyorlar. Belki de en iyisini onlar yapıyor. Çünkü yazarken insanın fazla düzenli olmaması gerektiğine inanıyorum. Biraz dağınıklık, biraz tesadüf, biraz merak, biraz da ne aradığınızı bilmeden dolaşmak lazım gibi. Bu cümleyi yazdığıma inanamıyorum, çünkü bu saydıklarım dışında epey düzenli biriyim.
Benim çalışma masam fotoğraftaki masa değil.
Çalışma masam, okuduğum kitapların arasında, henüz yazılmamış metinlerin içinde, araştırırken karşıma çıkan küçük ayrıntılarda, hazırladığım söyleşi sorularında, okuduğum ve seçtiğim metinlerde, şimdilerde bir hastane koridorunda beklerken aklıma düşen bir cümlede ve bütün bunların birbiriyle kesiştiği yerde.
Masam biraz da hayatın kendisi.
Dağınık. Kalabalık. Bazen yorucu. Ama hâlâ üzerinde çalışılacak şeyler, okunacak kitaplar, gidilecek sergiler ya da kurmaca mekânları var. Ve madem benden bir masa istediniz, ben de kendime bir masa kurdum. Üzerine şu sıralar dünyamı dolduran kitapları koydum. Araştırmalarımı, notlarımı, bilgisayarımı, yarım kalmış işleri, yeni başlayacak metinleri…
Kedileri de eksik etmedim. Çünkü bir yazarın çalışma masası biraz da onun nasıl bir dünyada yaşadığını göstermez mi?
Benim masamda kitaplar, bir sürü soru ve henüz kelimelere dönüşmemiş hayaller var. Okunmayı bekleyen metinler var. Hastane koridorlarından eve taşınmış birkaç endişe, altı kedi ve hâlâ yazılmayı bekleyen hikâyeler var. Birazdan kalkıp fotoğraf için kurduğum sahte masayı toplayacağım. Kitaplar ait oldukları raflara, kediler kendi köşelerine dönecek belki, ama zihnimdeki durmaksızın üreten masa benim kalıcı evim olmaya devam edecek.
Şeyda BAŞER EROĞLU




