Hikâyem tam olarak insanların beni sokmak istediği kalıba girmememle başladı. Daha doğrusu o zaman şekil değiştirdi. Genleşti, acılaştı, kabalaştı. O zamandan beri sürükleniyorum. Bazen rüzgârın önünde, bazen dalgalı bir denizin öfkesinde.
Hayat herkesi farklı yerlerden yorarken benim hesabıma hastalık düştü. Çocukken yakalandığım, bağışıklık sisteminin kendi bedenine savaş açtığı, vücuttaki yararlı şeyleri tehlike olarak görüp yok etmeye çalıştığı bir hastalıkla tanıştım on yaşımda. Arkadaşlarım oyun oynarken ben çoğu zaman bir köşeden onları izlemek zorunda kaldım. Çünkü o küçücük yaşımda kemik ağrılarıyla boğuşuyordum.
Yıllar içinde başka şehirlerde devam eden tedaviler, hastaneler, iyileşmek uğruna harcadığım onca zamanın ardından elimde çoğu kez koca bir sıfır kaldı. Her seferinde başa döndüm. Çünkü boğuştuğum hastalığın kesin bir tedavisi yoktu. Vücut kontrolsüzce iltihap üretiyor, bu iltihap zamanla aklınıza gelebilecek hemen her organa zarar verebiliyordu. Yaş aldıkça yürüme güçlüğüm başladı. Önce yalnızca kısa mesafeleri yürüyebildim. Sonra hayatım giderek daraldı, eve daha çok hapsoldum. Koltuk değnekleriyle tanıştım. Ardından iki femur başı protezi geldi. Gün geçtikçe değişen, bazen biraz düzelip sonra yeniden bozulan sağlığımla kaldık öylece.
Belki bu yüzden, hayatın bana bıraktığı küçücük alanlarda kendim gibi kalmayı önemsedim hep. Buna rağmen insanlar insanı kendi istediği biçime sokmaktan vazgeçmiyor.
Kimi zaman sosyal medyada duygusal şeyler paylaşıyorum. İçimden ne geliyorsa onu. Bir gün, daha ilk konuşmamızda, hiç tanımadığım bir yazar arkadaşım beni uyardı: “Bu paylaşımlara devam edersen yayınevleri bunu aleyhinde kullanır.”
Şaşırdım.
Çünkü benim böyle bir kaygım hiç olmadı. Hâlâ da yok. Bir yayınevinin beni nasıl gördüğüne göre yaşamak, ne paylaşacağıma, ne kadar üzüleceğime, ne kadar sevineceğime, hatta kendimi ne kadar göstereceğime buna göre karar vermek hiç aklıma gelmedi. Üstelik bir başkasının benim hayatımla, duygularımla, kırılganlığımla ilgili böyle bir sınır çizme hakkını nereden bulduğunu da anlayamadım.
Yıllarca bedenim bana sınırlar koydu zaten. Şuraya kadar yürüyebilirsin dedi.
Buradan sonrasına gidemezsin. Bugün dışarı çıkamazsın. Bunu yapamazsın. Şunu yaparsan yarın ağrın artar. İnsan bir süre sonra kendi bedeninin çizdiği görünmez duvarların içinde yaşamayı öğreniyor. Belki de tam bu yüzden başka insanların da gelip etrafıma yeni duvarlar örmesine tahammül edemiyorum.
Şöyle görünmelisin. Böyle konuşmalısın. Bir yazarsan şunu paylaşmamalısın. Fazla duygusal görünmemelisin. Fazla sevmemelisin. Fazla üzülmemelisin. İnsanlarla fazla yakın olmamalısın. Biraz mesafeli, biraz gizemli, biraz ulaşılmaz olmalısın.
Neden?
Olduğum gibi biriyim ben. Rol yapmayı hiç beceremedim. İnsanları seven, çabuk yakınlık kuran, sevincini de üzüntüsünü de saklamakta pek başarılı olamayan biriydim. “İdim” diyorum çünkü zamanla insanları seven o yanımdan bile nefret ettirdiler bana. Her samimiyetin altında başka bir şey arandı. Her duygunun fazlası ayıp sayıldı. Her açık sözlülük bir zayıflığa dönüştürüldü. Sonra fark ettim ki insanın kendisi olarak kalması, bazen sandığımızdan çok daha fazla direnç gerektiriyor.
Benden hayatım boyunca pek çok şey aldı hastalık. Çocukluğumun bir kısmını, özgürce yürüyebilmeyi, istediğim anda çıkıp gidebilmeyi, bedenime güvenmeyi. Bunların hiçbirini geri alamadım. Ama bir de insanların benden kendimi saklamamı istemesine razı olursam geriye ne kalacak bilmiyorum.
Belki bundan sonra da duygusal şeyler paylaşacağım. Belki bazen fazla konuşacağım, bazen yanlış anlaşılacağım.
Bilmiyorum.
Ama ömrüm boyunca yeterince kalıba sokulmaya çalışıldım. Bedenimin sınırlarıyla yeterince uğraştım.
Bir de başkalarının çizdiği sınırlara göre yaşamak istemiyorum.
Yazmak da biraz bununla ilgili değil mi zaten? İnsan kendinden kaçmak için değil, kendine biraz daha yaklaşmak için yazıyor belki. Ben de yıllardır tam olarak bunu yapıyorum. Bazen bir öykünün arkasına saklanarak, bazen burada olduğu gibi hiçbir yere saklanmadan.
Hikâyem insanların beni sokmak istediği kalıba girmememle başladı demiştim. Galiba hâlâ aynı yerdeyim. Yalnız artık o kalıba neden girmek istemediğimi daha iyi biliyorum.
Çünkü insanın kendisi olarak kalabildiği yer zaten yeterince dar. Onu bir de başkaları için daraltmaya niyetim yok.
Birgül TEMUR




