Bir türlü taşınamayan birinin hayali masasından sesleniyorum size. Yeni eve yerleşmeme daha çok olduğundan ve insanın şeyleri illa görerek yorumlama ihtiyacından dolayı, zihnimin parçalanmışlığını yansıtan bir görselle geldim karşınıza. Henüz yerini bulmamış masam ve Charles West Cope’un sanat dünyasına kazandırdığı “Yes or No?” isimli tablo ile içinde bulunduğum karmaşayı bir miktar olsun yansıtabileceğimi umuyorum. Tıpkı masanın başındaki bu genç kadın gibi hissediyorum ben de. Asıl anlatmak istediğime erişene kadar zihnimde ne var ne yoksa döküp saçıyorum kâğıda. Ancak ilk tortular atıldıktan sonra öze inebiliyorum. Asıl lezzete varabilmek için kaynayan şeyin üzerinde biriken kaymağı almak gerekiyor. Yani size derli toplu bir masa sunamayacaktım zaten. Dürüst olmak gerekirse, şu ana kadar kaleme aldıklarımın yarısından çoğunu mutfak masasında yazmış biri olarak, estetik ve düzenli görünmeyen masamı gönül rahatlığıyla sizlerle paylaşabilir miydim, bundan da emin değilim. Fakat emin olduğum şeylerden bahsedebilirim.
Kendime ait olmayan odamda ve kendime ait olmayan masamda yazdım hep ne yazdıysam. Portatif dünyamın oturaksız zemininde bir şeyleri oturtmaya çalıştım. Zihin, dışarıda avladıklarını içeridekiyle birleştirerek anlamlandırmaya çalışırken nerede ve hangi şartlar altında yazdığınızın bir önemi kalmıyor. Uzun bir süre mutfaktaki yemek masasını işgal edince kendime yatak odasında bir köşe ayarlamıştım. Evin en kuytu köşesine ufak bir masa koyarak bütün problemleri çözebileceğimi sanmış, fakat bunun böyle olmadığını kısa sürede tecrübe etmiştim. Tam manasıyla bana ait olmayan yerlerde tamamıyla bana ait olan şeyler yazma fikrini her zaman cezbedici buluyorum. İliklerime kadar bildiğim bir şey varsa o da “yerleşememek”. Sabit olmayan bilincim ve mekânsızlığımla yazarak bazı şeyleri sabitleyeceğime inanıyorum sanırım.
Yazarlık, insanın karşı koyamadığı ve kontrol edemediği paralel bir yapı gibi geliyor bana. Kendi kurallarını dayatan, öyle dominant bir gerçeklik ki, insanın ruhundan söküp atamadığı, türlü hâlleriyle yüzleşmek zorunda kaldığı ve nihai ürün ortaya çıkana kadar etini dişine taktığı can sıkıcı bir uğraş. Kendime bu eziyeti niçin yaptığımı sorgulayamadan çoğunlukla başka bir çalışmanın içinde oluyorum. Sonrasında anlıyorum ki, gerçekleşen bütün doğumların ardında ölüme yakın deneyimi andıran sancılar saklı. Dünya galiba bizi, bir şeyin doğabilmesi için önce dağılmamız gerektiğine alıştırıyor. Yeni gelen şeyler güldürmeden evvel ağlatmayı şart koşuyorsa, bunun nedenini sorgulama budalalığına hiç bulaşmadan o şeyi en iyi hâliyle dünyaya getirmenin bir yolunu bulmaktan başka ne yapabilirim?
Masamda beni temsil eden nesneler olmadan o şeyi yazamaz mıyım? O şey yazılmak istiyorsa kendini her yerde ve her şekilde yazdırır. Örneğin yakında yayımlanacak dördüncü kitabım, taşınma esnasında evimizi su basmışken, kartonların ve torbaların arasında, kaosun tam ortasında yazıldı. İçimdeki yazarın dışarıya attığı bir oltaydı bu. Ben onun yemini yuttum ve kendimi ufacık kovanın içinde buldum. Dışarıda ve içeride ayrı ayrı mücadele eden benliklerim bu savaştan can vermeden çıktıysa, bunu o kovaya borçluyum. Okyanusunuz yoksa kovada yüzersiniz. Başkalarının ırmakları, dereleri olabilir ama sizin var oluşunuz bunlara bağlı değil. Sizin oluşunuz; içinde bulunduğunuz hâllerin süzgecinden geçiyor. Mesele olmak ise, olmaya bakacağız. Masalar bunu kolaylaştırabilir ya da zorlaştırabilir. Araç-gereçlere bakmadan heybemizi doldurabiliyor muyuz, işin daha çok bu kısmıyla ilgileniyorum. Görmemiz gerekenlere karşı gözümüz gönlümüz açıksa, zaten dünyanın en şanslı masasında bulunuyor ve bütün sancılara rağmen beklenen doğumun gerçekleşmesini umuyoruz. Aksi takdirde içimizdeki yazar kafamıza balyozu indirebilir.
Dipnot: Asıl kalıcı olanın masa değil, o masada üretilenler olduğunu sanırım bu sabah idrak ettim. Çünkü az önce eski mutfak masam, belediyenin atık toplama ekibi tarafından birkaç dakika içinde imha edildi. Galiba bu sefer gerçekten taşınıyorum.
Fatma TÜRK





Fatma Türk’ün zor şartlar ve hayatın mücadelerine dair samimi satırlarını hep sevmişimdir. Bazı yazarlar aynı zamanda kalemi kılıç gibi kuşanır, o da onlardan.