Bana ait olmasa da boş buldukça tünediğim, en sevdiğim masa bu. Akşamüstü güneşinin ahşapta ışıldadığı saatler en güzel zamanları. Kitaplığa yakın olduğundan lojistik olarak iyi bir konumda. Üstelik kitap sırtlarından oluşan manzaranın lezzeti de bir başka.
Oğlumun ve kızımın masalarını kullandığım zamanlar da oluyor. Onlar daha matematikli, fenli, ödevli, post-itli dağınık masalar. Yine de arada mecbur kalıyorum. Tek bir masaya ait olmadığıma kendimi ikna etmek için de, ne güzel işte, her masada varım, diye düşünüyorum. Yeni okuduğum kitaplar, dergiler, onlarla ilgili notlar almamı, ardından kitaplığa yerleşmeyi beklerken burada takılıyor. Elimdeki bitince okuyacağım kitap da aynı yerde. E bir de defter tabii. Kalem, bazen kurşun bazen tükenmez, o an elime hangisi gelirse.
Buraya oturunca ister okuyayım ister yazayım, kendime ait bir alan oluşturduğuma inanıyorum. Evde, şehirde, ülkede, gezegende, evrende, minicik nokta kadar bir alan. Yalnızlık ve kalabalıktan mürekkep değişik bir yer. Belki on dakika belki bir saat, fark etmez. O dünyayla hemhal olmak ama illaki olmak bana iyi geliyor. Bazı şeyleri anlayamamaktan, bazı düğümleri çözememekten, bazı çıkışlara ulaşamamaktan bitap düştükçe daha da kıymetleniyor bu alan.
Romanım, İki Bıçağı Birbirine çıkalı çok olmadı. Giriş paragrafı şöyle.
Babam bu odada öldü. Mabedinde. Kitaplarının, dolma kalemlerinin, defterlerinin arasında nefes aldığı bu odada.
Bazı karakterlerin de her masada olduğuna eminim, ama ispatlayamam.
Çilem DİLBER




