“Bir ilkçağlı gibi dolaşıyor güneş/ cep aynalarına vuruyor”
İlhan BERK
“Güneş Banyosu” Monica Papi’nin son şiir kitabı. Zamanı büken, ölçülebilir saatin yerine kesintisiz akan yoğunluğu koyan dizeler; güneşin altında eylemsiz kalmanın zihnin derin sularına kulaç attığı bir yolculuğu imliyor âdeta. Güneş, döngüsel bir tekrardır elbette. Marc Wittman “Hissedilen Zaman” adlı incelemesinde, duyusal sinyallerin ölçülebilir zamandan ayrı olarak bedende duyumsanan zamanı genişletilmiş bir “şimdi”ye taşıdığını anlatır. Papi, bu döngüsel tekrarı doğrusallıktan çıkarıp çok katmanlı bir deneyime dönüştürür. Bedensel uyarılmanın merkeze alındığı bu duyusal zaman, kaçılmayıp teslim olunandır. Vücuda çarpan ışığın içte oluşturduğu kırılmalar gerçekliği de içte kırar. M.Cevdet Anday’ın şiirlerinde tepede duran, donmuş Akdeniz güneşini ya da Enis Batur’daki üst üste binmiş, çok katmanlı metinsel zamanı da hatırlatarak… “şimdi” de kalmanın güneş banyosu alan bir insanda derinin idrakinin zihni askıya alışı ve nesnelerin ışığın içinde erimesi, zamanın donmuş bir deneyime dönüşmesi; Sorolla’nın sarı, mavi, pembe tonlarıyla öğle güneşini ve güneş banyosu yapan figürleri resmederken tabiatın kendiliğinden bir parçasına dönüşen çocuklarına ve kadınlarına da koridor açar imgelemde. “Güneş Banyosu” sığınakların, gölgelerin yok olduğu ve insanın kendi gölgesine bile bastığı öğle vakitlerinde varoluşun en çıplak hâlini işaretleyen, insanın kendisiyle baş başa kalmasının; sıcağın etkisiyle yaşanan serap etkisinin, nesnelerin gevşemesinin âdeta dünyaya dair bütün farkındalıkları yakarak yeniden kurmasının esrikliğini de taşıyor. Bir nevi içsel arınma…
“güneşlerdi/ bir hap yerine içtiğimiz” diye başlayan bölüm “…Eskiden güneşe hürmet ederdik.” diye devam ediyor. “Saatin bilgisi ondaydı. Bize zamanlar söylerdi… Güneş kapanlar kurulmamıştı. Güneş yerküresi geniş şapkanın etrafını sardığında başka bir şey derdi sana. Ayaklarına vardığında başka şey.”
Zamanı saymadan “saf” bir sürenin içinde kalmanın; bir bütünlüğün içinde yer almanın, sayılardan ve dakikalardan kurtulmanın; Bergson’un “mekanik saatler” dediği parçalanmaya bulaşmadan tabii bir pusulanın özgürlüğüne yapılan vurgu…
Can Alkor’un “toprağımız ölümlülük sezgisiyle koyulaşan/ tepemizde güneşin baş döndürücü sesleri/ işte koylar/ boyun eğmiş/ mavi yeşil gizlerine katlanıyor ölçüsüz öğle sonunun” dizeleri de “saatin bilgisi ondaydı” ifadesindeki teslimiyete ve güneşin zamanı eğip bükmesine razı oluyor gibidir. Burada Mayakovski’nin ona olan sevgisini anlatırken sıkça kozmik ögelere başvurduğu ve kendi evrenindeki “parıldayan ve yakan güneş” i Lili’ye de selam vermeden geçmeyelim.
“Güneşlerle Yaşıyorum” şiirinde Ege güneşinde kusan bir çocuğun, “güneşin zararını ilk kaptığı an”, ”yaradılışının geometrisinin ilk defa dışına çıktığı” bir hâl olarak anlatılır. Her yere dolan güneş, çocukların resim yaptığı masaya boyaları ısıtarak bütün sarılığıyla hücum ederken dünya çok tozlu görünür. Buradaki yansıma, “Güneş Banyosu” nun çağrıştırdığı öğle vaktinin her şeyi titrek bir serabın arkasından gösteren eriyik zamanından farklıdır. Çocuklar için oyunun yasaklandığı, hayatın yavaşladığı vakittir yaz öğlesi: Gölgeye çağrılır, ev içlerinde korunur ve zamanı bitimsiz algılayacağı, canının sıkılacağı bir aralığa çekilir çocuk. Belki de ilk düşsel tecrübeler, kaçışlar ve sorgulamalar burada başlar. Fakat bu şiirde her yere güneş doldukça sinirlenen ve acımasız bir aydınlatmaya maruz kalan ve âdeta cennetinden kovulan bir çocuk vardır. “resim yapmak” hayatıdır söz konusu çocuğun ama hiç sevmediği komşu oğluyla masada resim yaparken güneşte ısınan pastel boyalar bile plastik kokar. Beş buçuk yaşındadır; neon ışıklar, acıyan gözler ve bulanan midesiyle içini boşaltır: Kusar. İlk varoluş darbesini de bu şekilde yemiş olur. “güneş yerine hap” içilen bir çağda artık çocukluk bile belirsiz sınırlara, yakıcı formların gevşettiği rüya kapanlarına, cırcır böceklerine, kımıldamayan yapraklara kendini bırakamaz, kamaşamaz, “saf şimdi” ye yerleşemez. Güneş modern dünyada kaçılan ya da “50’nin üstünde spf” ile korunulması gerekendir. “Modern Times”ta artık zaman, güneşin döngüsünde değildir; fabrikalarda montaj hattıdır. Dali’nin tablosundaki eriyik saatler, zamansız doğa bu çürümeyi gösterir. Chirico’nun tablolarında güneş vardır ama tekinsizdir, mekaniktir. Modern insan güneşten kopmuştur ama zamandan kopamaz. “Ses ve Öfke”de Quentin babasına saati verirken akrep ve yelkovanı bunun için koparır işte. Ama sadece şair çentikler atar ve itiraz eder, “Ben hâlâ yaşıyorum güneşlerle.” diyerek…
[1] Güneş Banyosu, Monica Papi, 160. Kilometre Yayınları, Haziran 2026
[2] Hissedilen Zaman, Marc Wittman, Metis Yayınları, Aralık 2020
[3] Güneş Banyosu, Monica Papi, 160. Kilometre Yayınları, Haziran 2026
[4] Güneş Banyosu, Monica Papi, 160. Kilometre Yayınları, Haziran 2026
[5] Güneş Banyosu, Monica Papi, 160. Kilometre Yayınları, Haziran 2026, s. 59
[6] Can Alkor, Güneşdil, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2007
[7] Güneş Banyosu, Monica Papi, 160. Kilometre Yayınları, Haziran 2026
[8] Güneş Banyosu, Monica Papi, 160. Kilometre Yayınları, Haziran 2026




