MASADAKİLER: HATİCE NİSAN

Merhaba. Masalarımdan söz açarken Gaston Bachelard’ın Mekânın Poetikasi kitabından bir cümleyi yanıma alıyorum. Çoğul ifade kullandım çünkü yazarken birden fazla masa kullanıyorum. Bachelard, “Ev manzaradan da çok bir ruh hâlidir.“ diyor. Bu cümle mekânların ayrılmaz unsurları olan eşyaları da içine alıyor. Eşyayı eşya ile çoğaltmak, nesneleri birbirine katmak; evde, tabiatta, dış mekânda, yolculuklarda mütevazı bir masa oluşturma hevesi olarak bende kendini göstermeye devam ediyor. Şekli, boyutu, onu var eden madde sürekli değişse de zihnimde bir masa ile gezdiğimi söyleyebilirim. Etrafında zaman zaman konuklarım olur. Bazen onlarla konuşurum,  bazen de beni sadece seyrettiklerini hissederim. Evde değilsem genelde yanımda küçük bir defterim veya boş kâğıtlarım olur. Herhangi bir yerde beklerken, hareket halindeyken, yazmak istediğim şeyler olunca masam çantamdadır. Böyle olunca evdeki masalara çoğu zaman sağda solda biriktirdiğim, alelacele notlar aldığım kâğıtları taşırım.

Fotoğraftaki masa ile birlikte evde kullandığım üç masa var. Mutfak masası çoğu zaman elimin altında olan masadır. Fotoğraftaki ise odadaki masalarımdan biri. Mutfak masamın karşısındaki duvarda seçtiğim fotoğraf, çizim ve tablolar vardır. Diğer masamın yanında kitaplığım ve Van Gogh’un Gece Kafesi Terası tablosundan oluşan bir perde vardır. Tablodaki insanlarla oturduğumu hissetmeyi severim. Fotoğrafta gördüğünüz masamın ruh hâli ise çocukluğuma bağlanıyor. Masanın üzerinde gördüğünüz ahşap ev çocukluğumun gece lambası. Ailemden uzakta İstanbul’da büyürken;  teyzesinde kaldığı için kendime yakın hissettiğim Polyanna’yı okuduğum ilkokul günlerimden birinde, dayım bu lambayı eve getirmişti. Akşamları sarı ışığı yandığında bende müthiş bir heyecan uyandırırdı. İçinde baksam göreceğimi düşündüğüm ama merakımı bastırıp bakmadığımı farz ettiğim türlü türlü hayatlar, insanlar hayal ederdim. Yıllar sonra onu aynı heyecanla Ankara’ya getirdim.  Hâlâ ona baktığımda hem kendi çocukluğumu, hem kafamdaki ev duygusunu hem de öteki hayatları görüyorum. Bazen kocaman olup beni dünyadaki kafa karışıklığından ve gerçeklikten alıp içine doğru aldığını düşünüyorum. Onu bu masada tutma sebebim yetişkinliğin ciddiyetinde kolayca kaybedebildiğim bu duyguyu canlı tutabilmesi.

Masamdaki kalemlerden biri Sait Faik’in Burgazada’sından satın aldığım üzerinde  “Yazmasam deli olacaktım” yazan bir kurşunkalem. Sait Faik’in çakıyla yontup kalemi öpüşünü burada her elime kalem aldığımda yaşatmayı seviyorum. Sait Faik, lisedeki edebiyat öğretmenimin bize öykü denemeleri yaptırdığı zamanlarda beni taltif etmek için taktığı lakaptı. Arkadaşlarım da bana öyle seslendiğinde içimi cesaret ve mahcubiyet aynı anda kaplardı. Şu an bu masada, bu anlamların gölgesinde, okuduğum bir kitaba dair bir düzyazı taslağım ve tesadüftür ki içinde masa geçen bir şiire dair karalamalarım var. Masa benim için yeryüzünün bir mikrokozmosu gibi. Chul Han Yeryüzüne Övgü adlı kitabında kendi çalışma masasını tarif ederken masada yeşil bir yazı alanı olduğundan bahseder ve yazılan sözcüklerin masanın üzerinde çayır çiçekleri gibi göründüğünü anlatır. Çevirmen, yazarın orada kullandığı Almanca kelimeyi “yazıkırı” olarak çevirmiş. Yazıkırı ne güzel kelime, değil mi?  Ben de masalarımı atlas olarak düşlemeyi severim. Üzerinde dünya haritası olan kupam bazen fişe takıp gece lambası olarak kullandığım küre ile yer değiştirir. 

Yine Bachelard ‘dan hareketle, gördüğünüz masa fotoğrafına bir son not düşecek olursam, “Ruh, bir nesnede kendine bir uçsuz bucaksızlık yuvası bulur.” cümlesini seçerim. O ahşap lambaya ilk baktığımda çocuk ruhumu kıpırdatan his, şimdi dünyanın tüm soyut ve somut masalarında aradığım anlamlara bir yuva vadediyor. 

Hatice NİSAN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir