MASADAKİLER: SELMA AKSOY TÜRKÖZ

Çalışma masanızı biraz tarif eder misiniz?

Aslında çalışma masam yok. Masa başında çalışan biri değilim. Çoğu zaman bilgisayarımı dizlerimin üzerine koyabileceğim bir yer buluyorum. Bir koltuk, pencerenin önü, bazen evin hiç hesapta olmayan bir köşesi… Yazarken masadan çok kendime küçük bir sığınak arıyor gibiyim.

Yine de hayalimde bir masa var elbette. Ormanın içinde, dışarıdan bakınca kolay kolay keşfedilemeyecek büyük bir kütüphane düşlerim hep. Tavana kadar çıkan kitaplıklar, eski kitapların arasına karışmış yenileri, büyükçe bir ahşap masa ve pencereden görünen ağaçlar… Masanın üzerinde düzen değil, benim anlayabileceğim bir dağınıklık olurdu. Birkaç kitap, notlar, çay ve mutlaka bir kedi. Gerçi masanın asıl sahibi büyük ihtimalle o kedi olurdu. Ben de masaya oturmak için onun kalkmasını beklerdim.

Şu an masanızda size eşlik eden nesneler, detaylar ve ritüeller nelerdir?

Bu soruya ormanın içindeki o masanın başından cevap vereyim. Üzerinde sayfaları açık kitaplar, hangi hikâyeye ait olduğunu unuttuğum notlar ve o anki heyecanla yazıp kendi el yazımı okuyamadığım kâğıtlar olurdu. Ve tabii çay. Çayın yazıyla tuhaf bir ortaklığı var: İkisi de aceleye gelemiyor. Bir bardak bitmeden yenisi demleniyor, zaman eriyip gidiyor. 

Aslında anlattığım o dağınık dünyanın küçük bir prototipi çalışma odamda var zaten: Kitaplar olması gereken yerde değil, notlar birbirine karışmış, bir şey ararken başka bir şey buluyorum. Garip olan şu ki, bu keşmekeş beni rahatsız etmiyor; aksine, bu hâlde daha iyi düşünüyorum. 

Kediler de kendi paylarına düşeni yapıyor. Tam bir cümleyi yakaladığımı düşündüğüm anda gelip bilgisayarın önüne kuruluyorlar. Çay soğuyor, cümle buharlaşıyor, hikâye bekliyor. Bütün bunlar çalışma ritüelimin bir parçası. Yazmaya başlamadan önce hayatın biraz dağılması gerekiyor sanki. Sonra o dağınıklığın içinden bir cümle çıkıyor ve beni peşinden sürüklüyor.

Şu sıralar masanızda neyin sancısı, hangi metnin çalışması var?

Şu sıralar masamda iki ayrı sancı var diyebilirim. Biri henüz tam olarak nasıl bir şey olacağını bana söylemeyen yeni bir öykü; diğeri ise bitmiş, başka bir dilde kurulmuş ve şimdi benimle yeniden nefes almaya çalışan bir metin, yani çeviri. 

Öyküyle aramızdaki ilişki biraz daha problemli. Henüz ortada elle tutulur bir şey yok ama aklımda dolaşan birkaç görüntü, bir ses, bir insan ve nereye bağlanacağını bilmediğim bazı cümleler var. Onları bir araya getirmeye çalışıyorum. 

Çeviri ise başka türlü yoruyor. Orada mesele yalnızca başka bir dilde yazılmış cümleyi Türkçeye aktarmak değil; yazarın söylediğiyle söylemediği arasındaki o ince mesafeyi de korumaya çalışıyorum. Bir yanda kendi sesimi bulmaya çalıştığım yeni bir metin, diğer yanda başka bir yazarın sesine mümkün olduğunca sadık kalmaya çalıştığım bir metin var. Biri “kendi cümleni bul” diyor, diğeri “başkasının cümlesini bozma.” Ben bu iki sesin arasında dolaşıyorum. 

Bu masa sizin için neyi ifade ediyor: bir sığınak, bir kavga alanı, bir kaçış?

Benim için masa sanki bunların hepsi, ama hiçbirinin tam karşılığı da değil. Belki de bu yüzden onu bir mobilyadan çok, kendime ayırdığım bir alan olarak düşünüyorum. 

Dışarıdaki gürültüyü kısıp kendi sesimi duyabiliyorum burada. Bazen sığınak, evet. Özellikle tıkandığım günlerde, hayatın sürekli bir şey istemesinden kaçmak için. Bazen de kavga alanı. Bir metnin karşısına geçtiğinizde, eninde sonunda sabırsızlığınızla, kifayetsizliğinizle ve nihayet kendinizle dalaşıyorsunuz. Bir cümleyi defalarca yazıp silmek, çok sevdiğiniz bir paragrafı sırf akışı bozuyor diye harcamak… Bunların hepsi küçük kavgalar.

Kaçış tarafı da var elbette. Ama ben masayı dünyadan kaçtığım bir yerden çok, ona bir adım geriden bakabildiğim bir yer olarak görüyorum. Belki bu yüzden hayalimdeki masanın ormanın içinde olmasını istiyorum. İnsanlardan uzak, ama hayatın tam merkezinde. Bir yanda kitaplar, önümde yarım kalmış bir cümle, dışarıda yaprak hışırtısı ve muhtemelen ayaklarımın dibinde uyuyan bir kedi. 

Böyle bir yerde masa, çalışılan bir eşya olmaktan çıkıp insanın kendisine dönebildiği bir yere dönüşüyor. Masaya oturduğumda dünyadan uzaklaşmak değil, yeniden toparlanıp ona biraz daha dayanabilecek gücü bulmak esas mesele.

Selma AKSOY TÜRKÖZ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir