Masaya oturduğumda evvela etrafı dinlerim. Zihnimi diğer seslerden ayıklamak için odayı baş aşağı şöyle bir silkelerim. Odadan dökülenler, martı bağırışları, komşu çocuk ağlaması, bulaşık makinesi uğultusu, kahve makinesinin temizlenme sesi olur genelde. Atmosferin dizginlerini biraz olsun elimde tutmak için hafif bir müzik açarım. Gece yarısı ya da sabahın erken saatleriyse nadiren yakaladığım koyu sessizliğin sürmesine izin veririm.
Bu masayı bir STK’nın elden çıkardığı eşyalar arasından seçmiştik. Ufak bir kamyonet tutup Moda’dan Üsküdar’a taşıdık. Tam aradığımız cinsten: Koyu renk ahşap, uzun, ince, yüzeyinde eski dalların halkalı izleri var. Bir şeyler yazmak istediğimde cazibesine yenildiğim L koltuğun yerini almak ister gibi. Çoğu zaman üstü dağınık. Bense bunca şamataya rağmen ilaç mümessillerinin getirdiği tükenmez kalemleri, kırtasiyeden aldığım çizgili defteri kullanıyor olurum. Sütlü kahve ve iyi çekilmiş bir gündüz uykusu da eşlik ediyorsa tadından yenmez.
Şu sıralar nelere çalıştığıma gelirsek, aynı anda birden çok kitap okuyanların bildiği o ilişkilendirme, sindirme, sürdürme gayretindeyim. Eylül ayında çıkan öykü kitabımla ilgili söyleşi sorularını cevaplıyorum. Başkalarının yazdıklarıma eğilmesi mutluluk veriyor. Diğer yandan yazmaya yeni başladığım bir öyküye kafa yoruyorum. Hepsinden öte, edebiyatı hayatımda kalıcı bir uğraş ve düşünme biçimi hâline getirme gayesindeyim.
Şeyma SAMUR




