Doğu ve Batı Arasındaki Bakış: Japon Resminde Derinlik Meselesi

Hemen hemen hepimiz internet ortamında bir Japon resmine denk gelmişizdir. Özellikle Katsushika Hokusai’nin ünlü eseri Kanagawa Açıklarında Büyük Dalga, Japon sanatının en tanınmış örneklerinden biridir. Dev bir dalganın altında mücadele eden tekneleri ve arka planda yükselen Fuji Dağı’nı gösteren bu resmi bilmeyenimiz yoktur.

Karakalemin yanı sıra yağlıboya resimle de ilgilenen biri olarak, Japon ressamların eserlerinde alışık olduğum derinlik duygusunu bir türlü yakalayamadığımı fark ettim. Bir süre sonra bu resimleri, özellikle Rönesans sonrası Avrupa resminde görülen perspektif, ışık-gölge ve hacim anlayışıyla kurulmuş eserlerle karşılaştırmaya başladım.

Bir Japon gravürüne ya da geleneksel bir iç mekân resmine baktığımızda ilk dikkatimizi çeken şeylerden biri, resmin düz görünmesidir. İnsanlar, ağaçlar ve yapılar sanki aynı yüzey üzerinde yan yana duruyormuş gibidir. Avrupa resminde alışık olduğumuz hacimli bedenler, güçlü ışık-gölge oyunları burada pek görülmez.

Bu nedenle Japon resimleri, ilk bakışta içine girilebilecek üç boyutlu bir dünya izlenimi vermekten çok, çizginin ve renk alanlarının öne çıktığı bir illüstrasyonu andırır. Resim bizi derinlere doğru çekmez; sahneyi en sıradan haliyle önümüze serer.

Peki, Japon sanatçılar perspektiften bihaber miydi? Elbette hayır.

Asıl mesele teknik yetersizlik değil, dünyayı nasıl görüp nasıl aktarmak istedikleriyle ilgili. Avrupa resmi, izleyiciyi sabit bir noktaya çiviler ve ona “Bak, burası gerçek bir mekân,” der. Geleneksel Japon resminde ise göz özgürdür. Özellikle o meşhur resimli tomarlarda hikâye, tomarı yavaş yavaş açtıkça ortaya çıkar. Bu yüzden resmin kusursuzluğundan çok anlatının devamlılığı önemlidir.

Burada “fukinuki yatai” yani “uçurulmuş çatı” tekniğinden bahsetmeden olmaz. Ressam, olup biteni gösterebilmek için evin çatısını kağıt üzerinde kaldırıp atar. Odaların içine yukarıdan bakarken aynı anda farklı yerlerdeki olayları, ilişkileri ve duyguları görebiliriz. Amaç bizi o odanın içine sokarak, detaylarda kaybolmamız değil, hikâyenin tamamını görmemizdir.

Peki derinlik nerede? Japon resminde derinlik geometride değil, atmosferdedir. Bir ağacın diğerinin önünde durması, uzakların sisler içinde kaybolması ya da boş bırakılan alanlar bize mesafeyi fısıldar. O meşhur boşluklar sadece “boyanmamış yer” değildir; bazen sonsuz bir gökyüzü, bazen durgun bir su, bazen de iki ruh arasındaki mesafedir.

Evet resimlerde grafik havası vardır ama bu bilinçli bir estetik tercihtir. Hatta Hokusai gibi ustalar Batı’nın derinlikli perspektifini gayet iyi biliyor ve yeri geldiğinde kullanıyorlardı; ancak onlar için gerçeklik, bir kaçış noktasında birleşen çizgilerden çok daha fazlasıydı.

Kısacası, Japon resmine “derinliksiz” demek haksızlık olur. Onların derinliği yüzeyin arkasında değil, o yüzeydeki parçaların birbiriyle kurduğu dengededir. Resim bizi içine çekmek için zorlamaz; aksine dünyayı olduğu gibi, sakin ve duru bir şekilde görmemizi amaçlar.

 

Editörden…

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir