Bu Hikâye Senden Uzun Osman: Duygudan Çok Düşünceye Yaslanan Bir Oyun

“Bu Hikâye Senden Uzun Osman” oyununa gittim. Şenay Gürler’in sahnelediği tek kişilik bir oyundu. Gürler, diksiyonunu ve ses tonunu beğendiğim sanatçılardandır. Bununla beraber, arka planda işini yapmaya devam eden; popüler kültürün tuzağında erimeyi seçmeyen isimlerden biri olduğunu düşünüyorum.

Bu durumu edebiyat dünyasında da gözlemlemek mümkün. Bir tarafta sessizce, gürültü çıkarmadan çalışan yazarlar; diğer tarafta ise yazdıklarından çok çıkardıkları sesle görünür olmaya çalışanlar… Aralarındaki fark, sahicilikle gösteriş arasındaki fark kadar belirgin.

Oyun metni, Aylin Balboa’nın aynı adlı kitabından uyarlanmış. İçeriğin birebir aynı mı kaldığı, yoksa sahneye uyarlanırken değiştirilip değiştirilmediği konusunda bir fikrim yok. Çünkü oyuna gitmeden önce kitabı okumamıştım. Şenay Gürler’in sahnelediği oyun yaklaşık 80 dakika sürdü.

Ana hatlarıyla söyleyecek olursak oyun, karakterin Osman’a yazdığı cevapsız mektuplardan oluşuyor. İlk bakışta bir ayrılık hikâyesiyle karşı karşıya olduğumuzu düşünebiliriz. Fakat oyun ilerledikçe metnin yalnızca duygusal bir hesaplaşmadan ibaret olmadığını görüyoruz. Aksine; yer yer teorik, yer yer didaktik bir anlatım öne çıkıyor. Karakter sadece içini dökmüyor; yaşadığı ilişkiyi, insanın bağ kurma biçimini, beklentilerini, kırılma noktalarını ve modern hayatın yalnızlaştırıcı taraflarını da sorguluyor.

Bu yönüyle izlerken, bir kadının yalnızca Osman’a yazdığı mektuplara tanıklık etmiyorsunuz. Aynı zamanda ilişkiler üzerine düşünmeye başlıyorsunuz. Bağ kuruyorsunuz. Bir bakıyorsunuz, sizin yaşadıklarınızla aynı şeyler anlatılıyor. Sevilmek, beklemek, karşılık bulamamak, unutamamak, kendini toparlamaya çalışmak gibi hâller bir film karesi gibi zihninizde yeniden canlanıyor. Karakterin anlatısı, kişisel bir acının sınırlarından çıkarak daha genel bir insanlık hâline doğru yelken açıyor.

Benim oyunda en çok dikkatimi çeken taraflardan biri de buydu. Seyircinin gözyaşına oynayan, acıyı abartan bir anlatım yoktu. Bunun yerine, yaşananların arkasındaki anlam kurcalanmıştı. Yokuş aşağı giden bir ilişkinin ardından insanın neden cevap vermeyen birine mektup yazdığına, neden bitmiş olanın zihinde hâlâ devam ettiğine dair cevaplar vardı. Bu nedenle oyun, yalnızca “terk edilmiş birinin hikâyesi” gibi okunursa eksik kalır. Burada mesele Osman’dan çok, Osman üzerinden insanın kendisiyle ve yaşamla kurmaya çalıştığı; fakat çoğu zaman yabancısı olduğu bağdı. Yeni bir dönemin başlangıcında kişinin tedirginliği, yaşadığı gerilim, uyumsuzluğu, öfkesi ve kırgınlığı alt metnin zeminini oluşturan en önemli unsurlardı.

Tek kişilik oyunlarda oyuncunun temposu çok önemlidir. Çünkü sahnede bütün yük tek bir kişinin sesi, bedeni, ritmi, mimikleri ve dikkati üzerindedir. Yaklaşık 80 dakika süren oyunda Gürler’in temposunda ciddi bir düşüş görmüyorsunuz. Metnin yoğunlaştığı, durağanlaşma ihtimalinin belirdiği yerlerde ses tonundaki iniş çıkışlarla, küçük sahne hareketleriyle ve ritim duygusuyla seyirciyi yeniden oyunun içine çekmeyi başarıyor.

“Bu Hikâye Senden Uzun Osman”da kişisel bir hikâye anlatılıyor gibi görünse de metnin tabanı ilişkiler, beklentiler ve insanın kendini onarma çabası üzerine kurulu. Bu nedenle oyun, yalnızca duygusal bir seyir deneyimi değil; aynı zamanda üzerinde konuşulabilecek, tartışılabilecek bir metin de sunuyor. Gürler’in güçlü diksiyonu, ritim duygusu ve sahne hâkimiyeti de bu yoğun metnin seyirciye ulaşmasını sağlıyor.

Belki de oyunun asıl gücü burada: Bize yalnızca bir hikâye anlatmıyor; o hikâyenin içinden kendi ilişkilerimize, kırgınlıklarımıza ve susup da içimizde konuşmaya devam ettiğimiz yerlere bakmamızı sağlıyor.

 

Birgül Temür

KURUCU/YAZAR/ŞAİR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir