TİKTAKLI İŞLER

 

Yılların verdiği alışkanlıkla yine aynı saatte uyandı. Gün ışımış, taptaze bir sabah odaya dolmuştu. Uyku mahmuru gözleri karısı Zehra’yı ararken, o elinde kahvaltı tepsisiyle odaya girdi. Kahvaltının ardından üzerini giydi. Evden çıkarken karısı, “Akşama misafir var, erken gel,” dedi. Başını salladı Yusuf.

Kapı komşusunda sabah kahvesini içtikten sonra anahtarı asma kilide geçirip kepenkleri açtı. Burası onun bütün dertlerini unuttuğu tek yerdi. Kapıyı her açtığında yıllardır alıştığı o eskimişlik kokusu yayılırdı etrafa. Çalışma masasının üzerinde onu bekleyen antika radyosunu açardı ilk iş.

Saat tamirine olan merakı yüzünden on yaşında babasının yanında çıraklık yapmaya başlamış, ne dedilerse onu okula gitmeye ikna edememişlerdi. “Fena mı oldu? Bu işi yapan çok az kişi kaldı, işte ben de onlardan biriyim,” der, gurur duyardı kendiyle. Aile yadigârı eski köstekliler, duvar saatleri, bunların hepsi sıra sıra dururdu raflarda. Dükkân, her an tik tak sesleriyle doluydu. Birbirini kovalayan binlerce “Tik tak, tik tak…”

İşinin hakkını verirdi. Uzak semtlerden gelenler de olurdu bu küçük dükkâna. Eski saatlerin dilinden anlayan nadir tamircilerdendi çünkü. Bir gün yine tamir işine dalmışken kapıdan bir çocuk girdi.

“Selam usta, kolay gelsin.”

Yusuf gözlüğünü burnunun üzerine indirip, “Sağ ol,” dedi. Çocuk cebinden çıkardığı köstekli saati uzatırken:

“Dün okula giderken yolda buldum bu saati, çalışmıyor. Bakabilir misiniz?” dedi. Sonra saati bırakırken çekingen bir sesle ekledi:

“Belki sahibi için önemlidir diye düşündüm.”

“Tamam, şuraya bırak.”

“Ne zaman geleyim almaya?”

“Yarın bu saatlerde uğra.”

Elindeki yarım işi bitirince kendine demli bir çay aldı. Vücudunu esnetti, radyo kanalını değiştirdi. Gazetenin henüz okumadığı iç sayfalarına göz attı. Ardından çocuğun getirdiği, üst çekmecede duran saati çıkardı. Arkasını açtı. Üzeri çiziklerle dolu, kahverengi, masif çalışma masasının üzerine beyaz bir şey düştü. Dörde katlanmış minicik bir kâğıttı bu. Merakla açtı. Mavi tükenmez kalemle, küçük harflerle yazılmış bir not olduğunu gördü. Notta bir adres yazılıydı ve altında da “Saati bulduğunuzda bu adrese getirin.” yazıyordu. Kapağın iç kısmında “gold plated” ve altında da “ten microns” yazılıydı. Mikron, altın kaplamanın kalınlığını gösteriyordu. Ayrıca bir de tarih atılmıştı. Tarihin hemen yanında, güçlükle seçilen iki küçük harf kazınmıştı: “M. S.”

Eve dönünce misafirini ağırladı. Konuşulanları tam olarak dinleyemedi. Sorulara yarım yamalak cevaplar verdi. Aklı bulduğu saatteydi. Dükkândan çıkarken cebine attığı saati evde bir de büyüteçle inceledi. Detayları inceledikçe saatin özel tasarım olduğuna karar verdi. Hem özel tasarım hem altın kaplama. Kapağın içindeki tarih ve “M. S.” harfleri de aklından çıkmıyordu. Saat birinin cebinde unutulmuş eski bir eşya değil, bir ömrün içinden düşmüş küçük bir parça gibiydi. Gece uyumadan önce saatle ilgili türlü şeyler geçti aklından. Yıllar olmuştu böyle bir köstekli görmeyeli.

Ertesi gün çocuk aynı saatte geldi. Yusuf, saatin tamir edilemeyecek kadar kötü durumda olduğunu söyledi. Yine de saati almak ister düşüncesiyle çocuğa değersiz bir kol saati uzatarak bunun önünü kesti. Çocuk itiraz etmeden, bu değiş tokuştan memnun olarak ayrıldı dükkândan. Çocuğu savuşturan Yusuf, kendini rahatlamış hissetti.

Kâğıtta yazan adresi bir daha okudu. Bilmediği, daha önce adını hiç duymadığı bir semt ismiydi. Haritalar uygulamasından girdiği adres, bulunduğu konuma kırk dakikalık uzaklıktaydı. Ona göre çok uzaktı. Arabayla gidemezdi; onca borcun harcın içinde yakacağı benzine kıyamazdı. Kırk derece sıcağın altında otobüse binmeye de katlanamazdı. Bir süredir işler yolunda gitmiyordu. Borçlar boğazını sıkıyordu. Tam da çare ararken, çıkış yolu ayağına gelmişken…

İki hafta sonra Yusuf, kocaman kapısı olan dört katlı bir apartmanın karşısında buldu kendini. Daire numarası sekiz olduğuna göre en üst kata kadar tırmanacaktı. Ayakları onu geri geri götürürken vicdanı yakasından tuttuğu gibi buraya getirmişti. Daha fazla bu stresi kaldıramayacak, saati verip kurtulacaktı.

Kapı aralıktı. Merdivenlerden çıkarken her katta elektrik düğmelerini denemiş, hiçbirinin yanmadığını görmüştü. Karanlık merdivenleri güçlükle çıkarken bir yandan da içinden basamakları sayıyordu. Yirmi beş, yirmi altı, yirmi yedi…

En üst kata geldiğinde çatı katından sızan ışık sayesinde sağ taraftaki kapının üzerinde yazan sekiz yazısını okuyabildi.

Kapıyı saçları bembeyaz, gözleri mavi bir kadın açtı. Yusuf kekeleyerek:

“Şey… Ben…” dedi.

Kadın:

“Kimi aradınız?” dedi. Yüzü aydınlıktı. Daha sorunun cevabını almadan:

“Gir içeri oğlum, gir. Bugün ölçüyü alırsan tekrar ne zaman gelirsin acaba?” dedi.

Yusuf ayakkabılarını çıkarıp kahverengi halıfleksin üzerine bastı; tüy gibi. Kadın, Yusuf’un ağzını açmasına fırsat vermeden iki kez “Gel,” diyor, devamına “oğlum” kelimesini ekliyordu.

“Gel, gel oğlum, gel.”

Adımını atar atmaz geldiğine pişman olan Yusuf, şaşkın bir hâlde kadının peşinden gitmeye devam etti. Duvardaki eski manzara resimlerini, soldaki kapı kolu kırık odayı, kızartma kokusu yayılan mutfağı geçerek en dipteki odaya geldiler.

“Gel, gel oğlum, gel. İşte burası.”

Kilitli kapının açılmasıyla birlikte ağır bir küf kokusu yayıldı etrafa. Yusuf, dağınık odanın tavanına baktı. Her tarafı küften siyahlaşmış tavan, tepesine inecekmiş gibi göründü gözüne.

“İşte kırık cam burada. Gel, gel oğlum, gel. İki ay önce martılar çarptı bu cama. Kırık camları da toplayamadım ki. Öylece kaldılar. Korktum martılardan, kilitleyiverdim kapısını. Bir daha da giremedim. Dur bekle, hemen geliyorum,” dedi.

Yusuf o arada alnından aşağıya süzülen teri gömleğinin koluna sildi. Sıkıntı basmıştı iyice. İçindeki pişmanlık ikiye katlanmıştı. Ne demeye saatin sahibini aramıştı ki? Herkes biraz eksilerek yaşamıyor muydu zaten? Bir saat yüzünden insanın içi bu kadar ağırlaşır mıydı?

Az sonra kadın elinde bir faraş ve süpürgeyle geldi.

“Şu kırıkları toplayayım da bir yeriniz kesilmesin.”

O sırada Yusuf, teyit etmek amacıyla pencereye bir daha dikkatle baktı. Hayal görmemişti, cam yerindeydi. Olmayan cam parçalarını süpürmeye çalışan kadın hiç durmadan konuşmaya devam ediyordu.

Yusuf, kadının titreyen ellerine baktı. Bu evde zamanın durmuş olduğunu ilk kez o an anladı. Cebindeki saat artık eski bir eşya değil, bu yalnızlığın içinde susmuş bir hatıra gibiydi. Belki de bazı şeyler sahibine verilmekle değil, sahibinin eksikliğini taşımakla geri ödenirdi.

Az sonra cebindeki saati sıkı sıkıya kavrayan parmakları gevşedi Yusuf’un. Saati daha da dibe itti. Kadına gülümsedi.

“Tamam hanımefendi, şimdi ölçüyü alır, yarın ikindi vakti gelir takarım camı. Siz hiç merak etmeyin,” dedi.

Kadın arkasından papağan gibi aynı şeyi tekrarlıyordu:

“Gel, gel oğlum, gel…”

 

Birgül Temür

KURUCU/YAZAR/ŞAİR

1 Yorum

  1. Yalın akıcı bir dil betimlemeler güzel devamını bekliyorum efendim

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir