NAUMBURG’DA TAŞLAŞMIŞ BİR UTA: GÜNTER GRASS VE CANLI HEYKEL

Günter Grass’ı çoğumuz belki de sadece o meşhur “Teneke Trampet” romanıyla tanırız. Hatta adı anıldığında akla ilk gelen eseri çoğu zaman budur. Oysa Grass, yalnızca romanlarıyla değil; resimle, heykelle, çizgiyle ve tiyatroyla da uğraşan çok yönlü bir sanatçıdır. Bu yüzden “Canlı Heykel” gibi kısa ama katmanlı bir metni okurken, karşımızda sadece bir yazarın değil, aynı zamanda görsel sanatlarla da yakından ilgilenmiş bir sanatçının olduğunu bilmek gerekir.

Grass, 1927’de bugün Polonya sınırları içinde yer alan Gdańsk’ta doğdu. Çocukluğu ve gençliği Nazi Almanyası’nın gölgesinde geçti. Savaş yılları, belleğinde ve edebiyatında derin izler bıraktı. Bu yüzden Grass’ın metinlerinde geçmiş, kapanmış bir defter gibi durmaz; bir yolunu bulup yeniden karşımıza çıkar.

“Canlı Heykel”, Grass’ın ölümünden sonra yayımlanan kısa ama yoğun metinlerinden biridir. Kitapta anlatıcı, Doğu Almanya’da yaptığı bir okuma gezisi sırasında Naumburg Katedrali’ndeki ünlü Uta von Naumburg heykeliyle karşılaşır.

Anlatıcı oracıkta kendi kendine bir söz verir: Bu heykellere model olmuş bağışçıları yemeğe davet edecektir. Ancak bağışçılar için davetiye gönderebileceği gerçek bir adres yoktur. Bunun üzerine anlatıcı yemeğe heykellerin kendisini değil, o heykellere model olmuş kişileri çağırır.

Böylece Naumburg Katedrali’ndeki on iki bağışçı heykelinin ardındaki “canlı” modeller sofraya gelir. Uta da bu modellerden biridir. O anda katedraldeki figürler, yalnızca tarihî birer sanat nesnesi olmaktan çıkar; onların ardındaki bedenler, yüzler, bakışlar ve arzular anlatıcının karşısında canlı birer varlık gibi belirir. Bu sahne, kitabın en dikkat çekici yanlarından biridir. Çünkü insanların yüzyıllar boyunca kutsiyet atfettiği, farklı ideolojilerin nesnesi hâline gelen bu heykeller, artık sadece bakılan şeyler değildir; yiyen, içen, konuşan, arzu eden ve yeniden hayata karışan varlıklara dönüşürler.

Bu figürler arasında en çok Uta öne çıkar. Yüksek yakası, içine kapanık duruşu, yüzündeki mesafeli ifade ve neredeyse konuşacakmış gibi duran hâliyle Uta, taşın içinde donmuş bir güzellikten çok daha fazlasıdır.

Anlatıcı, bir kuyumcunun kızı olan bu “canlı” heykel ile yeniden karşılaşmak ve konuşmak için birkaç kez daha katedralin önüne gider. Artık zihnindeki taş Uta, canlı kanlı bir Uta’ya dönüşmüştür. Onunla kurduğu bu güçlü bağ, eve döndükten sonra da içini yakmaya devam eder. Aralarında gerçek anlamda yaşanmış bir şey yoktur; fakat anlatıcı, bir başkasına ait olan bu canlı figüre duyduğu ilgiyi sır gibi saklar, kimseye anlatamaz. Duygularını şöyle ifade eder:

“Bu acı geçmedi. Çalışmak beni yolumdan saptırıp başka yöne gönderse de ve yaşlılığın ilk belirtileri beni sadece daha sağlıklı yaşamak için değil, aynı zamanda duygularımı da kontrol etmem için uyarsa da duyduğum özlem peşimi bırakmıyordu.”

Bu yüzden “Canlı Heykel”de Uta’ya bakmak, yalnızca bir heykele bakmak değildir. Grass’ın Uta karşısındaki asıl meselesi, heykelin ne gördüğünden çok, ona bakanların ne görmek istediğidir. Metindeki şu cümle bunu açıkça hissettirir: “Çünkü boş bir bakış sürekli anlamla dolmak ister.” Uta’nın bakışı belki gerçekten boş, belki de kendi içine dönüktür. Fakat ona bakan herkes, bu boşluğu kendi arzusu, korkusu, ideolojisi ya da hayaliyle doldurur. Böylece Uta, yalnızca taşlaşmış bir kadın figürü olmaktan çıkar; her çağın kendi anlamını yerleştirdiği bir yüzeye dönüşür.

Belki de “Canlı Heykel”i bu kadar etkileyici kılan şey tam da budur: Taşın suskunluğunda insanın kendi bakışını, kendi arzusunu ve kendi zamanını görmesi.

Birgül Temür

KURUCU/YAZAR/ŞAİR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir